OFPOF

Osmanlı'nın Korku Salan Cellâtları

-
30.0b
Etkileşim
Ofpofer
Ofpofer
Ofpofer
Whatsapp'ta Paylaş Yukarı Çık
Whatsapp'ta Paylaş Yukarı Çık
Osmanlı'nın Korku Salan Cellâtları
43.031 izlenme
Ofpofer
-

Cellât, Arapça “Celd” (kamçı ile vurma) kökünden gelen, “eziyet eden, cezalandıran” anlamında kullanılan bir kelimedir.

Cellât, ölüm cezalarının infazını gerçekleştiren kişinin ünvanıdır. Bu şahıslar, ölüm cezasının kabul gördüğü ülkelerde ilgili cezai kurumun personeli olarak da görev yaptıkları gibi; cellatlık da yerinde infaz gibi kuraldışı ölüm cezalarının infazında kişinin özel bir görevi değil, keyfi bir davranış biçimi olarak da algılanabilir.

1. Sağır ve dilsiz olmak zorundalardı.

Sağır ve dilsiz olmak zorundalardı.

Osmanlı’da 15. yüzyılda kullanılmaya başlanan cellatlar, 16. yüzyılda Bostancı Ocağına bağlı bir ocak kurdular. Genellikle Hırvat dönmeleri veya çingenelerden seçilen cellâtlar, padişahın özel koruması da olurlardı. Cellatların sağır ve dilsiz olması gerekirdi zira mahkûmun son çığlıklarını duyup etkilenmemeleri ya da kurbanın yalvarmasıyla merhamete gelmemeleri bekleniyordu.

2. Devlet adamlarının infazını "cellatbaşı" gerçekleştirirdi.

Devlet adamlarının infazını "cellatbaşı" gerçekleştirirdi.

Cellatların lideri olan "Cellâtbaşı", Bostancıların lideri "Bostancıbaşına" bağlıydı. Sıradan mahkûmların cezalarını diğer cellatlar gerçekleştirirken devlet adamlarının ve mühim şahsiyetlerin infazını Cellâtbaşı gerçekleştirirdi. Vezir, kazasker gibi üst düzey devlet adamlarının idamlarında Bostancıbaşı da bulunur, idam fermanını okuyarak, mahkûmu teselli eden sözler söylerdi. Sonra da Cellâtbaşı infazı ifa ederdi. Saraydan çıkan infaz emri; eğer idam sarayda olacaksa Bostancıbaşı’na, saray veya İstanbul dışında olacaksa Kapıcıbaşı’na verilirdi.

3. Cellat çeşmesi

Cellat çeşmesi

İdam edilecek kişi, Topkapı Sarayı’nın 1. kapısı Bâb-ı Hümâyunla 2. kapısı Bâbusselâm arasında bulunan Cellât Çeşmesi’nin önüne getirilir ve çeşmenin önündeki taşın üzerine başı konularak Bostancıbaşı’nın da nezaretinde, Cellâtbaşı’nın güçlü bir kılıç darbesiyle idam edilirdi. İnfaz gerçekleştikten sonra cellatlar, kanlı palalarını, satırlarını, bu çeşmede yıkadıkları için çeşmeye Cellât Çeşmesi denmişti.

4. İbret taşı

İbret taşı

Bazen de mahkûm, Balıkhâne Kasrı’nda kementle boğularak öldürülür, cesedi de ayağına taş bağlanılarak denize atılırdı. Başı kesilerek öldürülenlerin kesik başı, çeşmenin önünde ve karşısında bulunan Seng-i İbret (İbret Taşı) ismindeki sütunların üzerine ya da Bâb-ı Hümâyûn’un (Saray’ın en dış kapısı) nişlerine konulur, üç gün bekletildikten sonra, başsız cesedi gibi kellesi de denize atılırdı.

5. İnfazların ayrı kuralları da vardı.

İnfazların ayrı kuralları da vardı.

Yeniçerilerin kellesi, cellat satırıyla vurulurdu. Bu satır hâlen Topkapı Sarayı Silah Hazinesinde sergilenmektedir. Vezirler, sadrazamlar, devlet adamları genellikle boğdurulur, sıradan şahısların kılıçla başları vurulurdu. Kementle boğularak idam edilenlerin, ibret ve inandırıcılık için ölümünden sonra "şifre" denilen gayet keskin ve özel bir usturayla kafaları kesilirdi. Hânedân mensuplarının ise asla kanı akıtılmaz, onlar mutlaka boğularak idam edilirdi. Zira Osmanlı Hânedânı mukaddes sayıldığından kanı akıtılamazdı. Osmanlı şehzâdeleri genelde yay kirişi ile boğulmuştur.

6. “Kelle koltukta” deyimi burdan geliyor.

“Kelle koltukta” deyimi burdan geliyor.

Cellatlar, Müslümanların kesik başlarını infazdan sonra, cesedi sırt üstü yatırarak koltuğunun altına koyarlardı. Bu yüzden devletin üst düzey görevlileri, “kelle koltukta geziyoruz” ifadesini çok kullanırlardı. Müslüman olmayanlar ise yüzükoyun yatırılarak, kesilen başları kıçlarının üzerine konulurdu.

7. İki ayrı mezar

İki ayrı mezar

İdam edilecek şahıs, İstanbul dışında uzak bir yerdeyse, kesilen başının bozulmaması için bal dolu bir torbaya konulur, sultanın huzuruna öyle getirilir, bir tepsi içinde padişaha gösterilip, ibret taşına konulur, üç gün teşhir edilirdi. Beden ise öldürüldüğü yere gömülürdü. Bu sebeple, başı başka yerde, bedeni başka yerde gömülü iki mezarı olan devlet adamları, sadrazamlar çoktur. Bunlardan en meşhuru, Viyana kuşatmasındaki başarısızlığı sebebiyle başı kesilen ve bir bal torbası içinde pâyitahta gönderilen, sonra da denize atılan Merzifonlu Kara Mustafa Paşadır.

8. En namlı cellat "Kara Ali"

En namlı cellat "Kara Ali"

Osmanlı tarihindeki en meşhur ve en korkunç cellatlardan biri Kara Ali’dir. Sultan İbrahim’in de celladı olan Kara Ali, padişah celladı olarak tarihe geçmiştir. Sadrazam Sofu Mehmet Paşa’nın emriyle Sultan İbrahim’i boğmak üzere, hapsedildiği, mezar gibi hücresine gitmek zorunda kalan Cellat Kara Ali, padişahın haykırışlarına dayanamayarak kaçmıştı. Cellat Kara Ali’den daha gaddar olan Sadrazam Sofu Mehmet Paşa, cellat ve yamaklarını, yaptığı baskıyla Sultan İbrahim’in hücresine sokmuştu. Kara Ali, yamaklarının da yardımıyla Sultan İbrahim’i boğarak infazı gerçekleştirmişti.

9. Mezar taşlarına isimleri yazılmıyordu.

Mezar taşlarına isimleri yazılmıyordu.

Çok meşhur bir-ikisi hariç, isimleri bilinmeyen cellatların, mezar taşlarına da isimleri yazılmazdı. İnsanlar mezarlarının bile cellat mezarı yanında olmasını istemediğinden, farklı bir mezarlıkları vardı.

Cellatlar, o zamanlar İstanbul’un en uç noktalarından biri kabul edilen, Karyağdı Tekkesinin 100 m. ilerisindeki Cellat Mezarlığı’na defnedilirlerdi.


ÜYE GİRİŞİ
Whatsapp'ta Paylaş Yukarı Çık
X
Galerinin bağlantısını kopyala
Bu galerinin bağlantısı aşağıdadır. Kopyalayarak arkadaşlarınızla kolayca paylaşabilirsiniz.
Reklam Engelleyici Kullanıyorsunuz!
Sitemizden yararlanabilmek için reklam engelleyicileri kapatmanız gerekmektedir.