OFPOF

Zülfü Livaneli'nin Türk Edebiyatına Damga Vurmuş Harika Romanları

-
1.4b
Etkileşim
Ofpofer
Ofpofer
Ofpofer
Whatsapp'ta Paylaş Yukarı Çık
Whatsapp'ta Paylaş Yukarı Çık
Zülfü Livaneli'nin Türk Edebiyatına Damga Vurmuş Harika Romanları
656 izlenme
Ofpofer
-

Zülfü Livaneli'nin kitaplarıyla halen tanışmadıysanız geç kalmış sayılırsınız. İşte size edebi tadıyla derin izler bırakacak kitapları.

Zülfü Livaneli çağdaş türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri. Halen dünya'nın birçok ülkesinde çevirisi yapılan,güçlü kalemi ve edebi uslubuyla okuyacağınız kitapları biran yanınızdan ayıramayacaksınız... Emin olun ki bu kitapları okuduğunuzda, olayların içnide kaybolduğunuzu hissedecek,akıcılığı,sürekliliği sayesinde her kitabını tek oturuşta bitirecek hale geleceksiniz. Şunu söylemeliyim ki kelimelerin ne denli güçlü olduğunu bu kitaplarla içinizde hissedeceksiniz... İşte bir nefeste soluksuz okuyacağınız kitaplardan bazıları...

Serenad

Serenad

1930’lu yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yapmış olan profesörün isteği üzerine, Maya bir gün onu Şile’ye götürür. Böylece, katları yavaş yavaş açılan dokunaklı bir aşk hikâyesine karışmakla kalmaz, dünya tarihine ve kendi ailesine ilişkin birtakım sırları da öğrenir.Her şey, 2001 yılının Şubat ayında soğuk bir gün, İstanbul Üniversitesi’nde halkla ilişkiler görevini yürüten Maya Duran’ın (36) ABD’den gelen Alman asıllı Profesör Maximilian Wagner’i (87) karşılamasıyla başlar.

Serenad, 60 yıldır süren bir aşkı ele alırken, ister herkesin bildiği Yahudi Soykırımı olsun isterse çok az kimsenin bildiği Mavi Alay, bütün siyasi sorunlarda asıl harcananın, gürültüye gidenin hep insan olduğu gerçeğini de göz önüne seriyor.

 

Kardeşimin Hikayesi

Kardeşimin Hikayesi

Sakin bir balıkçı köyünde genç bir kadının cinayete kurban gitmesiyle başlar her şey. Dünyadan elini eteğini çekmiş emekli inşaat mühendisiyle genç, güzel ve meraklı gazeteci kızın tanışmasına da bu cinayet vesile olur. Kurguyla gerçeğin karıştığı, duyguların en karanlık, en kuytu bölgelerine girildiği hikâye, daha doğrusu hikâye içinde hikâye de böylece başlar. Modern bir Binbir Gece Masalının kapıları aralanır. Ancak bu kez Şehrazad erkektir.

Kardeşimin Hikâyesi aşkın mutlulukta ulaşılacak son nokta olduğuna inananları bir kez daha düşünmeye davet eden, aşka, aşkın karmaşıklığına ve tehlikelerine dair nefes kesen bir roman. Her sayfada yeni bir gerçekliği keşfedecek, kuşku ile kesinliğin sınırlarında dolaşacaksınız.
 

Son Ada

Son Ada

“Zülfü büyük kapıdan bu romanıyla girmiştir.”
Yaşar Kemal


Son Ada’nın adsız anlatıcısı, adını kendisinin koyduğu bu yeri “son sığınak, son insani köşe” olarak niteliyor. Anlattığı, nerdeyse bir ütopya: “Herkes elinden geldiği kadarını, içinden geldiği kadarını yapıyordu.” Ancak bu durum uzun sürmez: Ülkenin darbeci başkanının emekliliğini huzur içinde geçirmek için adaya yerleşmesi, bu cennet adada yaşayanların huzurunu kaçıracaktır.

Başkan, Son Ada’yı her tür “anarşi”den kurtarmaya kararlıdır. Adanın halinden hoşnut toplumunu “çoğunluğun oyları neyi işaret ediyorsa onu yaparak” oluşturduğu “kurul”lar eliyle yönetmeye, adanın ağaçlıklı yolunu “park ve bahçe geleneklerine göre düzenlenmiş” bir hale getirerek başlar. Görünüşte her şey demokratik geleneklere uygundur.

 

Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm

Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm

Sıcak ülkelerinden, Stockholm’un kar altındaki caddelerine ve buz tutmuş göllerine savrulan siyasi mülteciler. Yaşamı paramparça olmuş Sami’nin, bir Kuzey hastanesinde önüne çıkan yaşlı bir Bakan.
Bir Cinayet planı ve Sami’nin yaşamını etkileyen bir kedi. Çevresindekileri kendisine âşık eden Şilili bir genç kız; yakıcı öfke nöbetlerine kapılan güzel Clara.
Bir uzay istasyonu kadar garip ve uzak buldukları iklimde kıvranan, acı çeken, kıskanan, cinsellikle avunmaya çalışan ve öç alma hayalleri kuran insanların romanı.
Sami, Clara, Juan Perez, Rıza, Garcia, Adil ve Yoriko’nun hikâyesi, uzun süre etkisinden kurtulamayacağınız bir derinlik ve elinizden bırakmayı olanaksız kılacak, soluk kesen bir kurguyla anlatılıyor.

Leyla'nın Evi

Leyla'nın Evi

Değişen zamanlar, değişen hayatlar… Ama bütün bunlara rağmen yazgıları birbirine bağlı insanlar. Bu, romanın temel düşüncelerinden birini oluşturur. Çokkültürlülük, içiçe geçip bütünleşmiş ve koparılması imkansız ortak geçmiş, kişileri birbirine yakınlaştırır. Bu yüzden romanda İstanbul önemli bir yerde durmaktadır…Romanda göçmenlik, yurtsuzluk ve bunların getirdiği ötekilik, ait olamama duygusu özellikle bugünün gençleri ve yaşam biçimleri üzerinden tartışılır.

Konstantiniyye Oteli

Konstantiniyye Oteli

2014 yılı Aralık ayının son günleri… Yedi yıldızlı Konstantiniyye Oteli’nin açılış günü ve erken bir yılbaşı kutlaması… İstanbul’un seçkin, kalburüstü simaları, Sultanahmet’teki eski Bizans sarayının kalıntıları üzerine yapılan otelde bir araya geliyor. Aralarında kimler yok ki? Politikacılar, belediye başkanları, Amerikan büyükelçisi, Fener Rum patriği, ünlü gazeteciler, gazete patronları, televizyon “yıldızlar”ı, eski ve yeni zenginler, büyük işadamları…

İstanbul’un yüzlerce yıldır yeraltında yatan ölüleri de davete çağrılmadıkları halde arzı endam etmekte sakınca görmeyip bu cümbüşe dahil oluyorlar. Ve elbette, bir otelin olmazsa olmaz çalışanları, garsonları, komileri, güvenlik görevlileri.
 

Sevdalım Hayat

Sevdalım Hayat

Her ömrün bir izdüşümü vardır; yerli yerinde durur, hep oradadır ama onu hiç düşünmeyiz. Hiç kimse kendi kendisine ömrünün izdüşümünü sormaz. Böyle bir soru, ancak geçmişi yazarken gündeme gelir. Sizi ve dostlarınızı kuşatan atmosfer, bir yeraltı suyu gibi kendini hep derinlerde duyuran anlam nedir? Milyonlarca ilişki kırıntısı; gülücükler, iç çekişler, umutsuzluklar ve ağlama krizleriyle ilerleyen yaralı hayatlar neyle açıklanabilir? İşte bunları düşünüp dururken, yanıt Kavafis’ten geldi. O güzel şiirde olduğu gibi bizim de bir ömür boyu barbarları beklediğimizi düşündüm. Her dönemimizde değişik kimliklerle ortaya çıktılar. Birbirlerine hiç benzemiyorlardı ama ortak noktaları barbar oluşlarıydı. Sivil barbarlar, asker barbarlar, sağcı- solcu barbarlar, şehirleri kuşatan ve varoşlarda yaralı kurtlar gibi inildeşen barbarlar, Avrupalı barbarlar, aydın barbarlar, politikacı barbarlar… Dünyanın bir çok yerinde bizim kuşağımız, üzerine dalga dalga gelen barbar saldırılarını göğüslemeye çalışarak geçirdi ömrünü. Ankara’da bir aydınlanma heyecanından ve uzak iklimlerin düşünü kuran gençlerin kitap okuma merakından başlayıp hücrelere, dağlara ve ıssız Avrupa başkentlerine uzanan bir macera bu. Öncelikle benim ama bir anlamda hepimizin hayatına dair bir anlatı.

Engereğin Gözü

Engereğin Gözü

Livaneli’nin “1997 Balkan Edebiyat Ödülü” kazanan romanı.

17. yüzyılın Osmanlı Sarayı… Bir idam mahkûmu olarak yıllarca ölümü bekleyen şehzâde, birdenbire mutlak iktidarın sahibi olur. Öyle bir iktidar ki bu, ülkesinde yaşayan milyonlarca insanın canı onun iki dudağı arasındadır. Saraydaki siyah haremağası ise, cinsel gücü elinden alınmış bir hadım olarak tam bir iktidarsızlık simgesidir. Ancak bu iktidar alışverişi yön değiştirecek ve padişah mutlak iktidarsızlığın, haremağası ise padişah üzerindeki iktidarın temsilcisi olacaktır…

Edebiyat Mutluluktur

Edebiyat Mutluluktur

Bir arkadaşım vardı. Atonal piyano çaldığını öne sürer, tuşlara gelişigüzel basardı. Bir akor basmasını, bir melodi çalmasını isteseniz, bunu başarabileceği şüpheliydi. Ama o, büyük bir özgüvenle, bunun da “kendi ifadesi” olduğunu söylüyordu.
Sanatta böyle şey olmaz. İnsan her türlü yaratıcı yeniliğe, hatta delilik sayılacak yapıtlara imza atabilir ama bunun için klasik dönemlerden geçmiş olması gerekir.
Picasso, kendi tarzını yaratma hakkını, o muazzam klasik dönemlerinden sonra kazandı. Bundan ötesi, doğru dürüst köpek resmi çizmeyi beceremeyen kişinin, üzerine boyalar sürdüğü bir tuvali “modern resim” diye yutturmaya çalışmasına benzer ki, maalesef böyleleri de pek eksik değil.
Bu biraz da aşırı örneği romana uygularsak ortaya şöyle bir kural çıkıyor: Önce yazar olma maharetini ispat et. Savaş ve Barış, Buddenbrooks, Ses ve Öfke gibi bir roman yazabileceğini, o mimariyi, roman mühendisliğini, karakter yaratma ve okutma becerisini kanıtla; sonra roman sanatına yenilik getirmek için istediğin denemeyi yap.
Unutmayalım ki James Joyce, Ulysses’i yazdığı sırada, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ni yazmış, Stephen Dedalus karakterini yaratmış, daha da önemlisi “Ölüler” gibi eserler vermiş büyük bir yazardı.
Farklı görünme çabası sıradanlığın göstergesi değil midir? Gerçekten farklı olan bir kişi, neden farklı olduğunu kanıtlamaya uğraşsın? O sadece anlatacaklarının özüne en uygun biçimi yaratmakla uğraşır.

Mutluluk

Mutluluk

Günümüz Türkiye’sinin içinden bıçak gibi geçen bu romanda üç kişiyle tanışıyoruz. Van gölü kıyısında, tecavüze uğramış olan on yedi yaşındaki Meryem, evlerinin ‘izbe’ denilen ambarına kilitlenmiş durumda yazgısını düşünmektedir… İstanbul’un tanınmış profesörlerinden Harvard mezunu ve varlıklı İrfan Kurudal, Boğaz’a bakan evinde yaşamını kökten değiştirme planları yapmaktadır. Cemal ise gabar dağlarında PKK takibinde, ateş altındadır.

Yaşam bu üç kişinin yolunu garip bir rastlantıyla birleştirir ve birbirlerinin ruh fırtınalarını daha yakından tanırlar.

Mutluluk hem bir dönem romanı; hem kentiyle kasabasıyla, İstanbul’u ve Ege’siyle bugünkü Türkiye’nin tanıdığı, hem de anlattığı kişilerin psikolojik derinliklerine ulaşan bir başyapıt. Meryem’i, İrfan’ı ve Cemal’i hiçbir zaman unutamayacaksınız.

Arafat'ta Bir Çocuk

Arafat'ta Bir Çocuk

Arafat’ta Bir çocuk Livaneli’nin öykülerini derlediği bir kitap ve edebiyat alanında ilk ürünü.
İlk basımı 1978 yılında yapılan bu öykü kitabına Livaneli yeni öyküler ekledi. Türkiye’de altı baskı yaptı ve öykülerin tümü Almanca’ya çevrildi. Aynı adlı hikaye İsveç ve Alman televizyonlarınca filme alındı.


ÜYE GİRİŞİ
Whatsapp'ta Paylaş Yukarı Çık
X
Galerinin bağlantısını kopyala
Bu galerinin bağlantısı aşağıdadır. Kopyalayarak arkadaşlarınızla kolayca paylaşabilirsiniz.
Reklam Engelleyici Kullanıyorsunuz!
Sitemizden yararlanabilmek için reklam engelleyicileri kapatmanız gerekmektedir.