OFPOF

Nazım Hikmet'in En Sevilen 7 Şiiri

-
733
Etkileşim
Ofpofer
Ofpofer
Ofpofer
Whatsapp'ta Paylaş Yukarı Çık
Whatsapp'ta Paylaş Yukarı Çık
Nazım Hikmet'in En Sevilen 7 Şiiri
660 izlenme
Ofpofer
-

Ustanın okurken sıkmayan 7 şiirini, Nazım severler için bir araya getirdik.

Nazım Hikmet Ran'ın hayatımızın her anında bizlere şiiri sevdirecek, düşünmeye sevkedecek bir çok şiiri olduğu malumunuzdur. Her ne kadar seçmek çok zor olsa da, okumaktan en çok zevk alınan 7 şiiri bir araya getirdik. Kahvenizi elinize alıp, koltuğunuza yaslanıp okumaya başlayabilirsiniz. Hazırsanız buradan buyrun:

1. Üç Selvi

Üç Selvi

Kapımın önünde üç selvi vardı.
Üç selvi.
Selviler rüzgarda sallanırlardı.
Üç selvi.
Kökleri yerde, başları yıldızlarda
üç selvi.
Selviler sallanırlardı rüzgarda.
Üç selvi.
Bir gece düşman bastı evi.
Üç selvi.
Yatağımda öldürüldüm ben.
Üç selvi.
Kesildi selviler köklerinden.
Üç selvi.
Artık ne kökleri yerde, başları yıldızlarda
üç selvi.
Selviler sallanmıyorlar rüzgarda.
Üç selvi.
Mermer bir ocakta parçalanmış yatıyor
üç selvi.
Kanlı bir baltayı aydınlatıyor
üç selvi. 

2. Yaşamaya Dair

Yaşamaya Dair

1
yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

1947

2
diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini 
biz yine de güleceğiz anlatılan bektaşi fıkrasına, 
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden, 
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. 
yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

1948

3
bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.

bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
böylesine sevilecek bu dünya
"yaşadım" diyebilmen için...

3. Kerem Gibi

Kerem Gibi

Hava kurşun gibi ağır!! 
Bağır 
        bağır 
                bağır 
                        bağırıyorum. 
Koşun 
         kurşun 
                erit- 
                    -meğe 
                            çağırıyorum...

O diyor ki bana: 
— Sen kendi sesinle kül olursun ey! 
                                                Kerem 
                                                     gibi 
                                                          yana 
                                                                yana...

«Deeeert 
             çok, 
                 hemdert 
                         yok» 
Yürek- 
        -lerin 
kulak- 
        -ları 
              sağır... 
Hava kurşun gibi ağır...

Ben diyorum ki ona: 
— Kül olayım 
                   Kerem 
                        gibi 
                              yana 
                                    yana. 
Ben yanmasam 
                  sen yanmasan 
                             biz yanmasak, 
                             nasıl 
                                   çıkar 
                                          karan- 
                                                  -lıklar 
                                                      aydın- 
                                                              -lığa..

Hava toprak gibi gebe. 
Hava kurşun gibi ağır. 
Bağır 
        bağır 
                bağır 
                        bağırıyorum. 
Koşun 
         kurşun 
                 erit- 
                     -meğe 
                             çağırıyorum..... 
 

                                                                                1930 Mayıs 

4. Diz Boyu Karlı Bir Gece

Diz Boyu Karlı Bir Gece

Dizboyu karlı bir gece,
sofradan kaldırılıp,
polis otomobiline bindirilip,
bir trenle gönderilerek
bir odaya kapatılmakla başladı mâceram.
Dokuzuncu yılı biteli üç gün oluyor.
Koridorda, sedyede bir adam
yüzünde uzun demirlerin kederi,
açık ağzıyla sırtüstü ölüyor.
Akla yalnızlık geliyor,
-iğrenç ve tam,
delilerin ve ölülerinkine yakın-
ilki yetmiş altı gün:
sessiz düşmanlığında üstüme kapanan kapının;
sonra, saç bir geminin baş altında yedi hafta.
Lakin yenilmedik;
kafam:
ikinci bir insandı yanımda.
Çoğunun yüzünü unuttum büsbütün;
yalnız, çok ince, çok uzun bir burundur aklımda kalan,
halbuki kaç kere karşımda oturup dizildiler.
Bir tek kaygıları vardı, hakkımda hüküm okunurken:
heybetli olmak.
DEĞİLDİLER.
İnsandan çok eşyaya benziyorlardı:
duvar saatları gibi ahmak,
kibirli,
ve kelepçe, zincir filan gibi hazin ve rezildiler.
Evsiz ve sokaksız bir şehir.
Tonla ümit, tonla keder.
Mesafeler mikroskobik.
Dört ayaklı mahluklardan yalnız kediler.
Yasaklar dünyasındayım.
Yârin yanağını koklamak:
yasak.
Çocuklarınla yemek yiyebilmek aynı sofrada:
yasak.
Aranızda tel örgü ve gardiyan olmadan
konuşmak kardeşinle, ananla:
yasak.
Yazdığın mektubun kapatmak zarfını
ve zarfı yırtılmamış mektup almak:
yasak.
Yatarken lambayı söndürmen:
yasak.
Tavla oynaman:
yasak.
Ve yasak olmayan değil,
yüreğinde gizleyip elde kalabilen şey:
sevmek, düşünmek ve anlamak.
Koridorda, sedyede öldü adam.
Götürdüler.
Artık ne ümit, ne keder.
ne ekmek ne su.
ne hürriyet ne hapislik,
ne kadınsızlık ne gardiyan ne de tahta kurusu,
ve ne de karşında oturup yüzüne bakan kediler,
bu iş, bitti, tamam.
Fakat devam ediyor bizimkisi,
sevmek, düşünmek ve anlamakta devam ediyor kafam,
dövüşemeyişimin affetmeyen öfkesi devam ediyor.
ve sabahtan beri karaciğer sancımakta berdevam.

5. Pazar

Pazar

Bugün pazar. 
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. 
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün 
bu kadar benden uzak 
bu kadar mavi 
bu kadar geniş olduğuna şaşarak 
kımıldamadan durdum. 
Sonra saygıyla toprağa oturdum, 
dayadım sırtımı duvara. 
Bu anda ne düşmek dalgalara, 
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. 
Toprak, güneş ve ben... 
Bahtiyarım...

6. Ben İçeri Düştüğümden Beri

Ben İçeri Düştüğümden Beri

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya 
Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman...’ 
Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün...’ 
Bir kurşun kallemim vardı, ben içeri düştüğüm sene 
Bir haftada yaza yaza tükeniverdi 
Ona sorarsanız: ’Bütün bi hayat...’ 
Bana sorarsanız: ‘Adam sende bi hafta...’ 
Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri 
Yedibuçuğu doldurup çıktı. 
Dolaştı dışarda bi vakit, 
Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar. 
Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda... 

Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar. 
Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları, 
Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan. 
Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur. 

Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri... 
Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor 

Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene 
Sonra vesikaya bindi 
Bizim burda, içerde 
Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için 
Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız 

Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz 
Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya 
Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman 
Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları 
Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri 
Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya 

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya 
Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine 
‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar. 
Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar, 
Ve kahreden yaratan ki onlardır, 
Şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’ 

Ve gayrısı 
Mesela, benim on sene yatmam 
Laf’ı güzaf...

7. Nereden Gelip Nereye Gidiyoruz

Nereden Gelip Nereye Gidiyoruz

Nereden gelip nereye gidiyoruz?
Belimizi doğrultup kalktığımızdan beri iki ayak üstüne,
kolumuzu bir sopa boyu uzattığımızdan beri,
taşı yonttuğumuzdan beri yıkan da yaratan da biziz
yıkan da yaratan da biziz bu güzelim, bu yaşanası dünyada.
Nereden gelip nereye gidiyoruz?
Arkamızda kalan yollarda ayak izlerimiz kanlı,
arkamızda kalan yollarda ulu uyumları ellerimizin, aklımızın,
yüreğimizin,
toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve plastikte.
Nereden gelip nereye gidiyoruz?
Kanlı ayak izlerimiz midir önümüzdeki yollarda duran?
Bir cehennem çıkmazında mı sona erecek önümüzdeki yollar?
Nereden gelip nereye gidiyoruz?
Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,
günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların.
çocukların avuçlarında yeşerecekler.
Çocuklar ölebilir yarın,
hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından,
düşerek de değil kuyulara filan;
çocuklar ölebilir yarın,
çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında,
ne bir santim kemik, ne bir damla kan,
çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında,
arkalarında bir avuç kül bile değil
arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan.
Negatif resimcikler boşluğun karanlığında
Krematoryum, krematoryum, krematoryum.
Bir deniz görüyorum
ölü balıklarla örtülü bir deniz.
Negatif resimcikler boşluğun karanlığında;
yaşanmamış günlerimiz
çocukların avuçlarıyla birlikte yok olan.

Bir şehir vardı.
Yeller eser yerinde,
Beş şehir vardı,
Yeller eser yerinde,
Yüz şehir vardı,
Yeller eser yerinde,
Şiirler yazılmayacak yok olan şehirlere,
Şiir kalmayacak ki.

Pencerende bir sokak bulvarlı,
Odan sıcak,
Ak yastıkta üzüm karası, saçlar,
Adamlar paltolu, ağaçlar karlı,
Penceren kalmayacak,
ne bulvarlı sokak,
ne ak yastıkta üzüm karası saçlar,
ne paltolu adamlar, ne karlı ağaçlar.
Ölülere ağlanmayacak,
ölülere ağlayacak gözler kalmayacak ki.
Eller kalmayacak.

Negatif resimcikler dalların altındaki
yok olmuş olan dalların altındaki.
Yok olmuş olan dalların üstünden
o bulutlardır geçen.
Güneye götürmeyin beni,
ölmek istemiyorum.
Ölmek istemiyorum,
kuzeye götürmeyin beni.
Doğuya götürmeyin beni,
ölmek istemiyorum.
Ölmek istemiyorum.
batıya götürmeyin beni.
Beni burda bırakmayın,
götürün bir yerlere.
Ölmek istemiyorum,
ölmek istemiyorum.
O bulutlardır geçen
yok olmuş dallariı üstünden.
Tahta, beton, teneke, toprak damlarımızla iki milyardan 
artığız 
kadın, erkek, çoluk, çocuk.
Ekmek hepimize yetmiyor,
kitap ta yetmiyor,
ama keder
dilediğin kadar,
yorgunlk da göz alabildiğine.
Hürriyet hepimize yetmiyor.
Hürriyet hepimize yetebilir
ve sevda kederi,
hastalık kederi,
ayrılık kederi,
kocalmak kederinden gayrısı ağmayabilir eşiğimizi.
Kitap hepimize yetebilir.
Ormanlarınkı kadar uzun olabilir ömrümüz.
Yeter ki bırakmayalım
yaşanmamış günlerimiz yok olmasiı çocukların
avuçlarıyla birlikte,
boşluğun karanlığına çıkmasın negatif resimcikler,
yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için
yaşayabilelim. 
 


ÜYE GİRİŞİ
Whatsapp'ta Paylaş Yukarı Çık
X
Galerinin bağlantısını kopyala
Bu galerinin bağlantısı aşağıdadır. Kopyalayarak arkadaşlarınızla kolayca paylaşabilirsiniz.
Reklam Engelleyici Kullanıyorsunuz!
Sitemizden yararlanabilmek için reklam engelleyicileri kapatmanız gerekmektedir.